Dans ve Kahır: Jojo Rabbit

Yazan: Furkan Halil Kurtkan

Oscar’dan En İyi Uyarlama Senaryo ödülüyle dönen Jojo Rabbit, İkinci Dünya Savaşı sonlarındaki Almanya’da yaşayan Nazi fanatiği on yaşında bir çocuğun hikayesini anlatıyor. En iyi arkadaşı, kafasında yaşayan Hitler olan bu çocuk, Yahudiler’in yarasalar gibi tavandan sarkarak uyudukları dahil birçok çocukça düşünceye sahip. Tek gözünü kırpmayı ve ayakkabı bağlamayı bilmeyen Jojo’nun (Roman Griffin Davis) annesini Scarlett Johansson canlandırıyor. Film özellikle senaryosunun sağlamlığı ve kostümlerin başarısıyla ön plana çıkıyor. Hitler rolünde ise aynı zamanda filmin yönetmeni olan Taika Waititi var. Kendisine neden Hitler rolünü canlandırdığı sorulduğunda şöyle diyor: “Ailesinde Yahudiler olan biriyim. Benim gibi birinin Hitler’i oynamasından daha büyük nasıl bir ‘fuck off’ denebilir ki?“
Sinema için Hitler oldukça popüler bir karakter, kendisiyle ilgili birçok film-belgesel mevcut fakat daha önce herhangi bir filmde Hitler’in karakterini bu kadar iyi karikatürize eden bir karakter yaratılmamıştı.

—spoiler—

Jojo, çocuklara Nazi askerlerince savaş için gereken temel eğitimlerin verildiği bir kampa katılıyor. Burada babasının İtalya’da savaştığını söylüyor. Fakat çevresi babasının bir korkak olduğunu, savaştan kaçtığını ve kendisinden haber alınamadığını bir tokat gibi suratına çarpıyorlar Jojo’nun. Cesaretini kanıtlaması için bir tavşan getiriyorlar ve öldürmesini istiyorlar. Fakat bir Nazi fanatiği olarak görünse de, henüz içindeki insanı öldürmemiş Jojo. Film boyunca Jojo’nun babası hakkında kesin bir bilgiye varamamış olsak da -eğer askerlerin dedikleri doğruysa- babası bana Saroyan’ın Ödlekler adlı romanındaki karakteri hatırlattı. Askere gitmemek için savaş boyunca yatağının altında saklanan bu karakter, hikayeyi şöyle bitiriyor: “Ödlekler iyidirler, ilginçtirler, kibardırlar; bir kuleden insanların üzerine ateş etmeyi asla düşünmezler. Yaşamayı arzularlar, böylece de çocuk sahibi olacak kadar uzun yaşayabilirler. Ödlekler cesurdur.”

Bu kampta yaralanan Jojo, belli bir süre tedavi gördükten sonra postacı olarak Hitler’in propagandasını yapmaya devam ediyor. Jojo’nun annesi Rosie, oğlunu politize etmemek için bilinçli olarak kendi görüşlerini saklıyor, çünkü kendisi savaş karşıtı bir aktivist. Jojo’ya yalnızca savaşın kötü bir şey olduğunu söylese de Jojo en iyi arkadaşı Hitler’e inanmaya devam ediyor. Jojo’nun tavan arasında annesinin sakladığı, Yahudi bir kız bulmasıyla filmdeki tempo artıyor. Jojo, Yahudiler hakkında bu Yahudi kızdan bilgiler almaya başlıyor. Yahudi kız, meraklı Jojo’nun “savaş bittiğinde ne yapacaksın?” sorusuna “dans edeceğim” diye yanıt veriyor. Yine aynı sahnede Jojo, Yahudi kızdan, Yahudilerin nerede yaşadığını çizmesini istiyor: Yahudi kız deftere Jojo’nun kafasını çiziyor ve şöyle diyor: “orada yaşıyoruz işte.”

Filmdeki karakterlerin süre dağılımı oldukça iyi ayarlanmış ve birbirinden zıt karakterler birbirlerine aile-sevgi gibi güçlü bağlar ile bağlanmış. Bunun bir örneği de savaş karşıtı Rosie ile Nazi hayranı Jojo’da görüyoruz. Issız bir nehir kenarında Jojo ile oturan Rosie, savaştan önce aşıkların bu nehir kenarında oturduklarını, öpüştüklerini, dans ettikleri, şimdiyse kimsenin burada olmadığıyla ilgili savaş karşıtı bir konuşma yaptıktan sonra, ayakkabı bağlamayı bilmeyen oğlunun ayakkabısını bağlamak için eğildiğinde, “ayakkabı bağlamayı birgün öğreneceksin” diyor. Daha sonra kent meydanında asılan direnişçileri gören Rosie: “ellerinden geleni yaptılar” diyerek politik görüşüyle ilgili bir ipucu daha veriyor izleyenlere. Birkaç sahne sonra ise Jojo yine aynı kent meydanında asılmış olarak annesini görüyor. Ayaklarına sarılıyor ve bağı çözülmüş ayakkabılarını bağlıyor. Toplumun gittiği yönün aksine giden Rosie, hayatın bir noktada Jojo’ya ayakkabı bağlatmayı öğreteceğini tahmin etmiş ve bu tahmini maalesef ki doğru çıkmıştır.
Annesini kaybeden Jojo, Yahudi Kız’a sığınır. Bu esnada savaş şiddetini arttırmıştır, Almanya düşmek üzeredir. Ki tam olarak bu noktada çekilen savaş sahnelerinin başarısından söz etmemek olmaz. Yanlış kişiye güvenmiş ülkesini savunmaya çalışan bir halkın nasıl ağır bir bedel ödediği gözlerimizin önüne serilir. Amerika, Almanya’yı ele geçirmiştir.

Jojo eve döndüğünde, dışarıdaki silah sesleri dışında hiçbir şeyden haberi olmayan Yahudi Kız’a, savaşı Almanya’nın kazandığını fakat yaptığı plan sayesinde onu dışarı çıkarabileceğini söyler. Yahudi Kız uzun zaman sonra dışarı çıkacağı için çok heyecanlıdır. Dışarı çıkarlar ve Yahudi Kız Amerikan bayraklarını görür. Jojo’ya okkalı bir tokat attıktan sonra dans etmeye başlarlar. Bu etkileyici dans sahnesinden sonra ilk kadın anarşistlerden Emma Goldman’ın şu sözü geldi aklıma: “Dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir…”

—spoiler-

Film, bir savaşı bir çocuğun gözünden en etkili biçimde anlatıyor. Kesinlikle son zamanların en iyi kara mizahlarından biri. Ayrıca çocuk psikolojisine de gayet iyi çalışılmış, o konuda da ‘falsosu’ olmayan bir film. Her reklam panosunda aynı bıyıklı adamı gören çocuğun, o adamın yaptıklarıyla ilgili en ufak bir fikri olmamasına rağmen o adama nasıl hayran olduğunu, çeşitli medya araçlarının sürekli pompaladığı propagandalarıyla ‘gerçeği’ görmekte ne kadar geç kaldığını görüyoruz. Waititi, düşünmeden inanan insanların yakınlarını, -yanlış da olsa- düşünerek hareket edenlerin ise hayatlarını kaybettiği bir hikaye yaratmış.

Alman halkına getirilen eleştirilerden biri de Almanların yıllarca beraber yaşadıkları komşuları katledilirken, hiçbir ses çıkarmamaları hatta bu katliama onların da destek verişiydi. Pompalanan propagandalarla bu durumun yaşandığı bir gerçek. Fakat zaten insanlık tarihinde, komşusunun izni olmadan zulme uğramış tek bir halk yok. Çok yakın tarihte bile bunun örneklerini görebiliyoruz. Bu yazıyı Nazi işgaline direnen Stjepan Filipovic’in idamı sırasında attığı ve günümüzde güncelliğini koruyan bir slogan ile bitirmek yakışıgelir: “Faşizme ölüm, halka hürriyet!”

Next Post

The Net / Kim Ki-Duk

Çar Şub 12 , 2020
İnsanoğluna her zaman biraz sakinleştikten sonra düşünmesi söylenir, “Sinirliyken de çok güzel düşünebilirim” diyen film. Zeki Demirkubuz bir röportajında, “Ne zaman bu ülkeden gitmek istesem (Türkiye’yi kastederek (!)) Andrey Zvyagintsev’den Leviathan’ı izliyorum ve burada kalmak devam ediyorum” demişti. Rus yönetmenin ardından Kim Ki-Duk, ikinci bir filmi kendisine hediye ediyor. Başka […]

ÖNE ÇIKANLAR