Hikaye Anlatmak

Yazan: Furkan Halil Kurtkan

İnsan, iflah olmaz bir hikaye anlatıcısıdır. Yaşadıklarından kahramanlık öyküleri yaratarak sahnesini bekler, sahnesinin geldiğini hissettiği an, mağara duvarı, bir topluluğun önü ya da apartman toplantısı fark etmeksizin anlatmaya koyulur. Bu anlatma; yazı, resim, söz gibi çeşitli formlarda olabilir. Sina Dağı’ndan On Emir ile inen Musa, kendisinden iki kat büyüklükte bir Bizon avlayan ve yaşadığı bu olayı mağara duvarına kazıma ihtiyacı hisseden mağara insanı yahut geçen gece apartmana girmekte olan hırsızı engellediğini iddia eden apartman görevlisi… Bu hikayelerde her ne kadar hikayelerin yaşandığı zaman çok farklı da olsa, anlatıcıların temel motivasyonları hemen hemen aynıdır; kendini, kendinde olanı yüceltmek. Ancak salt olarak kendini yüceltmenin reytingi yoktur. Seyirci ya da mürit yoksa, hemen hemen tüm insanlığın üzerinde uzlaşı sağladığı ilk fikirlerden biri olan para da yoktur. Dolayısıyla mutlaka ama mutlaka seyirci ya da mürit toplamak gerekir. Etrafına ‘seyirci’ ya da peşine ‘mürit’ toplayabilmek için ise bu kendini ve kendinde olanı yüceltme işini büyük bir ‘ustalıkla’ yapmak gerekir. Burada da devreye retorik ve hikaye anlatmanın kurguya ve çarpıtmaya açıklığı girer. Her kahramanlık hikayesinin alt metninde bir şeyi (ırk, din, kişi) -mümkünse mantığın ve fizik biliminin izin vermeyeceği ölçüde- yüceltmek yatıyor olsa da herkes bu gerçeği göremez. Anlatıcının üzerinde çalışılmış gizlemesi, dinleyicinin körlüğüyle birleştiğinde, temelde kendini yahut kendinden olanı yüceltmeye hizmet eden bu anlatı uhrevileşir ve anlatıcının, önüne çıkan tüm zorluklara rağmen, başardığı her şeyi dinleyenler için başardığı yanılgısına kapılınılır. İşte gerçek çarpıtılmıştır ve bundan daha da kötüsü; herkes mutludur. 

İnsanın bin yıllardır kendini yüceltmeye duyduğu bu arzu, onu farklı kendini yüceltme yöntemleri bulma arayışına itmiştir. Bu arayışlar sonucunda aynalar icat edilmiş, fildişi kuleler inşa edilmiş, hatta devlet fikri yaratılmıştır. Devlet fikrinden birkaç yüzyıl sonra ise ‘büyük’ tek tanrılı dinler ortaya çıkmış ve -inanç boyutunu bir kenara bırakırsak- dinler de en az devlet fikri kadar toplumsal yaşamı düzenleme amacı gütmüştür. Bu yüzden din ve devlet aslında birbirinden çok da farklı olmayan anlatı biçimleridir. İkisi de bir öz üzerine inşa edilir ve ikisinde de kahramanlık hikayeleri çok büyük bir yer tutar. Birkaç istisna dışında, ikisinde de eşitlik ve adalet fikriyle yola çıkılıp, sorgulanamaz bir oligarşiye varılmıştır. Hitap edilen topluluk ne kadar eğitimsizse, bu iki fikir o kadar iyi çalışır. Çünkü eğitim ile gerçeğin peşinde koşma isteği doğru orantılıdır. Dolayısıyla var olma motivasyonları ve yöntemleri birbirine bu kadar yakın olan iki fikir devlet ile dinin kaderi birbirinden ayrılamaz. Buradan hareketle anlatıcıların kendini yüceltme arzusu, çeşitli anlatı formlarıyla eyleme dönüştüğünde, bu anlatı her kahramanlık öyküsü gibi kendine bir dayanak arar. Çoğu zaman maddesel olarak dayanak bulamaz ve kendini Tanrı fikrinin şefkatli kucağına bırakıverir. Anlatıcının Tanrı’ya olan inancı o kadar kuvvetlidir ki, Tanrı bile kendisine karşı duyulan bu kuvvetli inanca daha fazla kayıtsız kalamamış ve sonsuz kudretinden bir parça bahşederek anlatıcıyı bir kahramana dönüştürmüştür. Hiçbir şekilde sorgulanamaz bu kutsal kucak, dinleyenlerde bir gün o kucağa ulaşma isteği doğurur. Bu kucağa ulaşmak kutsal bir hedeftir, ulaşıldığında her şey çok güzel olacaktır fakat o kucağa ulaşmak için belli acılar, yoksulluklar çekilmelidir. Ve elbette bu acılara herkes dayanamayacak, yarı yolda vazgeçenler olacak ve bu kutsal yolda yalnızca ‘seçilmiş’ olanlar yürüyebilecektir. Kahraman kendisini dinleyen herkese, herkes olanı herkesten ayırmayı vadeder. Daha sonra bu kutsal hedefi özenle Kaf Dağı’nın arkasına yerleştirir. Kahraman ile dinleyenin yolları bir daha kesişmemek üzere tam olarak bu noktada ayrılır. Dinleyenler yoksunlaşır ve yoksullaşırken, kahraman, dinleyenleri temsilen Tanrı katına yükselir. Fakat Tanrı katında yaşayan kahramanın gündelik hayatla ilgili bazı öngörüleri tutmaz. Tüm bu anlamlandıramamalarının ve yol kazalarının faturası, bizzat kahraman tarafından, en büyük kahraman olan Tanrı üzerinden geçirilerek insanlara kesilir. Herkesin mutlaka gizli kapaklı bir ‘günah’ işlediğini bilen küçük kahraman, retorik aracılığıyla bu suçluluk duygusunu sömürür. Küçük kahramanın dediği bazı şeyler gerçekleşmemiştir çünkü dinleyenlerden biri ya da birileri günah işlemiş ve büyük kahraman Tanrı o günahkarlar yüzünden herkesi cezalandırmıştır. Bu yüzden modern toplum, sorumluluğu başkalarına yüklemekteki konforu küçük kahramanından öğrendiğini zanneder. Fakat bu, bizzat topluma içkindir. Çünkü küçük kahramanlar da toplumun içinden çıkarlar. İnsanın doğarak, daha önceden kurulan bir düzene adapte olmakla başlayan yaşamı boyunca, mülklerinden, geleneklerine kadar her şey için korumacı bir tavır takınmaları kadar anlaşılabilir bir şey de yoktur. Bu yeniliğe kapalılık uzun sürdüğünde, eski olanın değerini de flu kılar. Fakat bu korumacılık, dinleyene küçük kahramandan miras kalmamış, tam tersine dinleyen bile isteye bu görece risksiz yolu seçmiştir. İnsan, nefes almadan korur ve bir yerlerde koruyacak bir şeyler mutlaka bulur. Böylelikle yaşlandıkça korunacak şeylerin sayısı artar ve korunacak şeyler arttıkça, zaman daha çabuk geçer. Hayal ettiklerini gerçekleştiremeyeceği kesinleşen kişiyse, bulduğu her boşluğa kendisinden iki kat büyüklükteki bizonu nasıl avladığını anlatmaya başlar… Fakat boşluk, bir türlü işitmez.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Bilinçli Terk Ediş; Baba

Pts Tem 19 , 2021
Aşk, ütopyalar, cennetler, edebiyat ve sanat. Bütün bunlar, birer babadan kaçma eylemidir. Nevzat Kaya Dilden dile dolaşan kahramanlık hikayelerinde en çok yer tutan figür şüphesiz ki babadır. Bu hikayelerde gücü, inancı ve bilgeliğiyle sonucun büyük bir aktörü konumundadır. Birbirine sıkı sıkıya düğümlenen sorunları tek bir davranışıyla çözer ve anlatıcının gözünde […]