Korku Tünelleri

Yazan: Uğur Güney Subaşı

Her ne kadar şu lanet pandemi süreciyle kesintiye uğramış olsa da, Z kuşağı diye adlandırılan günümüz çocuklarının ve gençlerinin gayet renkli ve çeşitli eğlence portföylerinin aksine, o dönemlerde hangi harfe tekabül ediyordu bilmiyorum ama 80’li yıllarda çocuk olmanın büyük keyfine erişmiş bizim kuşağımızın eğlence alanları ya da imkanları o yıllarda daha site griliğine ve zevksizliğine kurban edilmediğinden olacak birçok mahallede rahatlıkla rastlayabileceğiniz kimsesiz tarlalarda her biri kıran kırana geçen mahalle maçları yapmak; cumartesi günlerinin bir ekran klasiği sayılan Kara Şimşek dizisini büyük bir keyifle izlemek, o yıllarda hemen hemen her şehirde sıklıkla bulunmasına rağmen nedense varlıkları Adana ile özdeşleşen şehrin kadim yazlık sinemalarının tahta sandalyelerden oluşan localarında ailecek yerimizi alarak “pipeti şişesinden uzun” beyaz Fruko gazozları eşliğinde filmler izlemek ve tabii içerisinde dönme dolapların, atlı karıncaların ve çarpışan otomobillerin olduğu iptidai şartlarda hizmet veren lunaparklarda vakit geçirmek gibi aslına bakarsanız son derece sınırlı, yavan ancak bir kadar da doğal ve insaniydi.

İşte o lunaparkların en eğlenceli departmanları arasında, sadece biz çocukların sığabileceği genişlikte inşa edilmiş bakımsız, paslı trenlerle içerisindeki karanlığa girilebilen; yolculuk esnasında sağdan soldan birden fırlayan acemice hazırlanmış tuhaf yaratıklar vesilesiyle de yolcuların korkmalarını ve attıkları sahte çığlıklarla eğlenmelerini hedefleyen; ancak oldukça düşük bütçelerle inşa edildiği için de korkutmaktan ziyade zamanla dalga geçilen bir organizasyona dönüşen “hüzünlü eğlencelikler” olarak da tanımlayabileceğimiz korku tünelleri yer alırdı.

Koca dünyayı modern bir lunapark olarak tahayyül edersek eğer, işte ziyaretçilere, hoş daha çok da biz yurttaşlarına yaşattıklarıyla, layık gördükleriyle bizim ülkemiz o lunaparkın kuytu köşelerinde umarsızca faaliyet gösteren bir korku tüneli işletmesi halini almıştır artık. Böylece belirli bir ücret karşılığında köhne korku tünellerinin içerisinde eğlencelik küçük turlar yapan o paslı trenlerde bizi korkutmak için hazırlanmış sakil yaratıklardan korkmadığımızı önce kendimize, sonra çevremizdeki arkadaşlarımıza ispat etmek için attığımız küstah kahkahalar eşliğinde bitirdiğimiz o neşeli yolculuklarımızın yerini, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığından cari faşist rejimin esirlerine ve hatta günümüzde olduğu gibi kurbanlarına dönüşmüş biz “talihsizler ordusu”un hayatına bizim isteğimizin ve bilgimizin dışında küstahça dalan “yerli ve milli” trenler eşliğinde ulusça çıkarıldığımız korkunç yolculuklar, uzun turlar almıştır.

Ücret değil, bedel ödeyerek çıkmak zorunda kaldığımız o elim turlarda bazen Aylin Sözer gibi kıymetli bir akademisyenin vahşice yakılmış yanmış bedeni ile karşılaşırken, bazen de minibüs karanlığında insanlık dışı yöntemlerle korkunç şekilde yok edilmiş Özgecan’larla, ya da bir fakülte aydınlığındaki odasında göz göre göre can veren Ceren Damar’ların çığlıklarıyla karşılaşırız. Nereye kafamızı çevirsek isli bir karanlıkta yankılanan o sesler kafamızı kaçırdığımız her tarafta kurbanını takip eden sinsi bir katil gibi bizi bir şekilde gelir bulur ve tüm isyanıyla kendisine, acılarına, pişmanlıklarına, haklılığına, mağdurluğuna, esir eder, kurban eder, tanık eder. Bazen kendi uçakları tarafından toplu halde acımasızca yok edilmiş Roboski köylülerinin yanmış, yok edilmiş, yurtsuz hale getirilmiş kimsesiz bedenleri ile karşılaşırız ve o anda hiç bilmesek bile içimizden Kürtçe bir ağıt yakmak gelir evladından geriye kalan fakir ayakkabısını sarıp sarmalayan ananın acısını, öfkesini, isyanını anlamak, anlatmak ve şimdi olduğu gibi yazmaya çalışmak için…

Memleket sathında kurulan haram sofralarını kaldırmaya teşebbüs etmek gibi eski mücahit yeni müteahhitleri hem çileden hem de çığırlarından çıkaracak affedilmez suçlara bulaşmış evladının aslında suçsuz olduğunu anlatmaya ve bu haklılığının hem devlet hem de toplumun belirli kesimlerinde neden hala kabul edilmediğini anlamaya çalışan beyaz tülbentli eli öpülesi bir ananın haklı isyanına rastlarız bazen. Sadiye annenin sakin sakin haykırdıklarını tam hazmetmeye başlamışken, kendimizi birden kendisini hukuken değil, siyaseten yargılamaya çalışan malum ve meşhur memurları “yargılamakla” nam salmış dünyaca ünlü cesur bir yazarın “tek kişi” olarak verdiği bütün o meydan savaşlarından nasıl oluyor da her defasında bu kadar güçlenerek, bu kadar umutlanarak ve bu kadar muzaffer olarak ayrılabildiğini içimizi ısıtacak bir hayranlıkla çözmeye, anlamaya çalışırken yakalarız.

Bazen turumuzun yolu oldukça mütevazı sayılabilecek bir odadan dışarıya sızan ve bize aslında her şeyin bitmediğini, bu ülkede dürüst, haysiyetli, yürekli ve onurlu Müslümanların da her şeye ve herkese rağmen hala var olabildiğini, onların da yeri ve zamanına bakmaksızın doğrunun, hakkın ve adaletin yanında saf tutmak gibi nitelikli alışkanlıklara sahip olabileceklerini haykıran Kuytul Hoca’nın yanı başına düşer. Özgürlük, adalet, vicdan gibi ortak paydalarımızda az biraz nefeslenir, 2 Adanalı olarak hasbihal ederiz birlikte.

Ardından, sağdan soldan birden fırlayan “acemice” hazırlanmış tuhaf yaratıkların yerine bu toplumu iliklerine kadar soymayı nedense kendilerinin hayat pedali haline getirmiş meşhur 5’li ihale çetesinin “profesyonelce” hazırlanmış nitelikli suç organizasyonlarına tanıklık ederiz. Sahte diploması ile minder dışına çıkan bazı yandaş güreşçilerin imza attıkları tüm skandallara rağmen hala ve hala banka yönetim kurullarında yer almaya utanmazca devam etmelerine şaşırmadan, sabah akşam Alevilere insanlık dışı hakaretler savurup Almanya’ya göç etmiş bir Alevi ailesinin oğlunun ve eşinin dünyaya armağan ettiği aşıyı kıyıda köşede gizlice yaptırmanın nasıl bir toplumsal ikiyüzlülüğe tekabül ettiğinin hesabını yaparız içimiz kaykılarak, midemiz bulanarak..

Bütün bu korkunç tur anıları ışığında öyle anlaşılıyor ki, korkmak yerine eğlenerek noktaladığımız o eski ve gayri milli (!) lunapark turlarının aksine “arsızların alabildiğince güçlü haklıların ise ana rahmine ebediyen suçlu düştüğü” şimdilerin yerli ve milli yeni Türkiye’sinde çaresizliğin mengenesine hunharca sıkışıp kalmış böylesine yaralı bir ulusun zorla çıkarıldığı bu turdan korkmadan, geleceğe dair endişe istihdam etmeden dönmesinin; erkeklerin kadınlara, Türklerin Kürtlere, Sünnilerin Alevilere, Müslümanların gayrimüslimlere, laiklerin dindarlara, zenginlerin fakirlere, insanların hayvanlara “ insanca”, “insana yakışır” bir şekilde davranmalarının ve memleketin, lunaparkta arsızca istiflenmiş bir “korku tüneli” yerine herkesin gayet mutlu ve huzurlu bir hayat sürdüğü Adana’daki o yazlık sinemalarına dönüşme ihtimali kalmamıştır artık.

Aralık, 2020 ve bizler biterken… Adana.

Next Post

Seçtiğimiz Yahut Yaşamak Zorunda Olduğumuz- Yalnızlık Ömür Boyu: Azizler

Cts Oca 9 , 2021
Garip, absürt ve kafa kurcalayan bir kara mizah. Yıllar sonra Taylan biraderlerin sinemaya dönüş filmi olarak anımsayacağımız Azizler filmi, bizleri tuhaf bir o kadar da köşeli bir odanın içine hapsediyor. Senaristliğini Berkun Oya’nın yaptığı bu film, ne düşünürseniz o oluyor: bazen bir taşlama bazense ayna. Ama ilerleyişi de sonucu da […]

ÖNE ÇIKANLAR