Siyah İsa

Ayakkabılarım dahil yaklaşık 150 cm boyla başladığım lise kariyerimi tam 180 cm gelerek tamamlamama ve bu sayede okulun ilk yıllarında bana reva görülen “ufaklık” lakabından tümüyle sıyrılmama neden olan sportif gelişme, lise yıllarım boyunca başta Majesteleri Micheal Jordan ve Toni Kukoç olmak üzere basketbol parkelerinin adeta “terminatörü” olan Chicago Bulls takımının oyuncularına öykünerek, üstelik büyük de keyif alarak, oynadığım basketbol oyununun haneme yazdırdığı her bir “artı” santimler olmuştu.

Kişisel serüvenime dair bu girizgahtan da tahmin edeceğiniz üzere sırf onu hissetmek, onun bir parçası olmak sevdasıyla turnikeye kalkarken dillerini dışarıya çıkartan mutlu bir jenerasyonun üyesiydim ben de. Her ne kadar o dönemin şartlarına göre oldukça pahalı olan ve bu sebepledir ki biz orta sınıflar açısından ulaşılamaz olarak görülen o efsane siyah “Nike Air Jordan” spor ayakkabılarına sahip olamadıysak da; buram buram “Siyah İsa” kokan şortlarımız, tişörtlerimiz ve çoraplarımızla okul bahçesinin hemen hemen her köşesinde onun birer temsilcisi, müridi gibi yaşıyorduk, oynuyorduk, nefes alıyorduk ve hatta aşık oluyorduk.

Özellikle basketbol severlerin hararetle bekledikleri ve tüm bölümlerini izledikten sonra bu bekleyişlerine fazlasıyla değdiğini düşündükleri The Last Dance’ın bugün itibariyle finalini yaparken belgeselin son bölümlerine doğru geçen Scottie Pippen’in o müthiş cümlesi geldi aklıma. Babasının öldürülmesi üzerine Jordan’ın basketbola veda ettiği bir sezonda maçın son topunun kendisinin kullanması gerektiğine karar verip; bunun koç Phil Jackson tarafından uygun görülmemesiyle birlikte oyuna dair küçük çaplı bir greve imza atan Pippen, yetenekli Hırvat Toni Kukoç’un o son topu baskete çevirmesiyle birlikte kendisi olmadan da maçı kazanabileceklerini gösteren takım arkadaşlarına ithafen “oyundan önemliymişim sanmıştım; ama değilmişim!” itirafında bulunur. Elbette onun gibi “insan” olarak niteleyebileceğimiz dünyalı basketbolcular için geçerli olabilecek bu tarihi itirafı Jordan gibi bilinmeyen bir gezegenden gelmiş tarif edilemeyen bir “türe” ait sporcular için ifade etmek ne kadar mantıklı olacaktır, doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda ciddi şüpheler istihdam etmekteyim!

Evet, kazanmak uğruna her türlü olumsuzluğu kendisi için motivasyon unsuru olarak kullanan ve hatta zaman zaman olmayan unsurları da bir şekilde “imal etmeyi” başaran Majesteleri Jordan, oynadığı oyundan çok daha fazlasına tekabül etmiş insanlık tarihinin şu ana kadar görmüş olduğu en büyük basketbolcusu ve sporcusudur. Bu konuda hiçbir tartışma, fikir ayrılığı yoktur. Ancak modern tarihin görmüş olduğu en büyük sporcusu olmak, dünyanın diğer ucundaki liseli gençleri kendinize hayran bırakmak pür günahsız, hatasız ve hatta suçsuz bir yaşam sürdürdüğünüz anlamanı gelmiyor elbette.

O yıllarda takımın Genel Menajerliğini yapan Jerry Krause’a yönelik olarak onun fiziksel özellikleriyle dalga geçen çocukça şakaları, ülkesindeki ırk ayrımcılığı gibi çetrefilli siyasi konulardan bilerek ve isteyerek uzak durması, müptelası olduğu kumar sevdası yüzünden akçeli işlere bulaşması, takım arkadaşlarıyla olan problemli ilişkileri..Bütün bu tuhaf davranışlar ve hareketler sporcu olarak sporun ve oyunun bizatihi kendisinden çok daha fazlasına tekabül eden böylesine ışıltılı bir insanın, parkeler dışındaki bir yurttaş olarak son derece silik, sıradan bir karaktere park ettiğini göstermiştir bizlere, ve hatta bu belgeselle birlikte tüm dünyaya..

Ancak gerek saha içinde gerekse de saha dışında yaşanan bütün bu olumsuzluklara rağmen tıpkı “Tanrı’nın ayağı” kontenjanından yeryüzüne inerek hem kendisinin hem de zamanla ilahi bir mertebeye erişerek futbolun kaderini değiştiren adam olan Diego Armando Maradona gibi Micheal Jordan da “Tanrı’nın eli” olarak sonlandırdığı o müthiş kariyeri boyunca milyonlarca ve hatta milyarlarca insana bu sporu sevdirmesi ve onlara umut olmayı başarmasıyla sonsuza dek hatırlanmayı, saygı ve ilgi görmeyi hak etmiştir.

Next Post

Mor Malumat #3

Cts Haz 20 , 2020
Mor Malumat’a hoş geldiniz. Dünyadan ve ülkemizden haberlerle bu hafta da hız kesmeden devam ediyoruz. Hazırsanız başlayalım.  Dünyaca ünlü This is US dizisinin senaristlerinden Jas Waters geçtiğimiz günlerde kendini asarak intihar etti. Çin’in başkenti Pekin’de koronavirüs alarmı verildi. 100 yeni yerel virüs vakası bildirildi. Bunun üzerine bütün okullar ve spor […]